Hepimiz Bir Hayalin Yolcularıyız

...Her Son Bir Başlangıçsa... ....Bizim Yaşadığımız Ne!....

11.26.2009 - Tarihte Müslüman(Türk-Arap) Bilim Adamlarının Damgası.

 

 

1.      Dünyada mekanik alanında ilk defa “ robot” icat eden mücit ,

Ebu Ma’şer Belhi ( 785-886 )’dır.

 

2.Dünyada fizik alanında ilk defa “ ses olayı”nı inceleyen,

Farabî (873-950)’dır.        

 

3.Dünyada matematik alanında ilk defa “ sıfır rakamını” kullanan,

Harezmî ( 780-850) ’dır.

 

4.Dünyada optik alanında ilk defa “ fotoğrafın modelini” deneyen,

 İbn-i Heysem ( 965-1038) ’dır.

 

5.Dünyada tıp  alanında ilk defa “ hayvanlar üzerinde deney – kobay” yapan,

 Razi ( 866-932) ’dır.

 

6.Dünyada tıp alanında ilk defa  “Mikrop” teorisini ortaya atan ve tespit eden,

 Akşemsettin (1380-1460 )’tir.

 

7.Dünyada kimya alanında ilk defa “hayvan gübresinden amonyak” elde eden,                                                                                                                            

Cahız ( 767-869 )’dır.

 

8.Dünyada fizik alanında ilk defa “ ateşte yanmayan kağıdı”  ilk imbik  keşfeden ,

 Cabir Bin Hayan ( 11.yy )’dır.

 

9.Dünyada coğrafya  alanında  ilk defa  “karaların kuzeye kaydığı tezini” ortaya koyan,                                                                                                                                    

Bîrûnî (973-1049)’dir.

 

10.Dünyada tıp alanında ilk defa “ameliyatlarda anestezi görevini gören ilaçları” kullanan,                                                                                                                             

İbn-i Sina ( 980-1037) ’dır.

 

11.Dünyada botanik alanında ilk defa “tarladaki mahsullere zarar veren otları” keşfeden,                                                                                                                                       İbn-i Baytar ( ?-1248) ’dır.

 

12.Dünyada tarih  alanında ilk defa “ tarihe mantık ilkeleriyle ilim vasfını" kazandıran,                                                                                                                      

İbn-i Haldun ( 1332-1406) ’dır.

 

 

Kaynak : Müslüman Bilim Adamları

yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.27.2009 - Zeus Heykeli

Eski zamanlarda Yunanlılar'ın en büyük festivali, "Tanrıların Kralı Zeus" onuruna düzenlenen Olimpiyat Oyunlarıydı. Bugünkü Olimpiyat oyunlarına benzeyen bu müsabakalarda Anadolu, Suriye, Mısır, Yunanistan ve Sicilya'dan atletler yarışırlardı. Olimpiyatlar ilk kez M.Ö. 776'da başladı. Oyunlar 4 yılda bir düzenleniyordu ve Yunan şehir devletlerinin bütünlüğünü sağlamaya yardımcı oluyordu.

Yunanlılar, Yunanistan'ın batı kıyısında Peloponnesus denen bölgedeki Olimpos'ta Zeus adına bir tapınak yaptırmışlardı. Kutsal oyunlar süresince, şehir devletleri arasındaki savaşlar kesiliyor ve oyunlar için Olimpos'a (Olympia) gidecekler için güvenli bir geçiş imkanı sağlanıyordu.

Oyunların yapıldığı yerde bir stadyum ve kutsal bir koruluk vardı. Yunanlılar ilk zamanlarda basit bir yapısı olan tapınağın yerine, zaman içinde oyunların öneminin artmasıyla, yeni ve tanrıların kralının adına yaraşır bir tapınak yapmak istediler. Bunun için Elis'li Libon yeni bir tapınak yapmaya başladı ve M.Ö. 456'da Zeus tapınağı bitirildi.

Tapınak dikdörtgen bir platform üzerine inşaa edilmişti. Binanın yanlarında yeralan 13 adet büyük sütun, tavanı destekliyordu. Her köşede 6 adet sütun vardı. Üçgen şeklindeki tavan heykellerle doldurulmuştu. Kolonların üzerindeki pedimentler, Heracles'in heykelleriyle süslüydü. Tapınağın içerisinde tanrıların kralı Zeus'un görkemli bir heykeli yeralıyordu.

Heykeli, Atina'daki Parthenon tapınağı için Athena heykelini yapan Phidias yapmıştır. Heykel tapınağın batı ucuna yerleştirilmişti. 7 metre genişlikte ve yaklaşık 12 metre yüksekliğindeydi. Zeus, özenle hazırlanmış tahtında oturur şekildeydi. Başı neredeyse tavana değiyordu. Sağ elinde zafer tanrıçası Nike'ı tutuyordu. Sol elindeyse üzerinde çeşitli metallerden kakmalar olan ve üzerinde kartal olan bir hükümdar asası vardı. Altın, abanoz, fildişinden yapılmış olan ve değerli taşlardan kakmaların bulunduğu Zeus'un oturduğu taht, heykelin kendisinden daha etkileyiciydi. Üzerinde, Yunan tanrılarının ve sfenks gibi mistik hayvanların oyma figürleri yer alıyordu.

Heykelin derisi fildişinden, sakalı, saçları ve elbisesi altındandı. Tasarım, bir ahşap çerçeveye altın ve fildişi levhaların tutturulmasıyla yapılmıştı. Olimpos'un havası çok fazla nemliydi. Bu yüzden fildişi levhaların çatlamaması için tapınağın altındaki özel bir havuzda bulundurulan bir yağ ile sürekli yağlanıyordu.

Roma imparatoru Theodosius I, M.S.255 yılında, bir dinsiz adeti olduğu gerekçesiyle olimpiyatları durdurdu. Daha sonra zengin Yunanlılar, heykeli Bizans'a taşıdılar. Heykel, M.S.462 yılında çıkan bir yangında yokoldu. Olimpos'ta 1829'da Fransızlar tarafından burada bulunan bazı heykel parçaları Paris'te Louvre müzesinde sergilenmektedir.

Bugün, bölgedeki stadyum restore edilmiştir. Zeus tapınağıyla ilgili birkaç sütun haricinde hiçbir şey kalmamıştır. Heykel ise tamamen yokolmuştur. Ancak, o döneme ait bulunan paralar üzerindeki resimlerden, mabedin şekli hakkında ipuçları elde edilebilmiştir.
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.27.2009 - Sarıkız Efsanesi

Sarıkız Efsanesi

Çok eski zamanlarda Güre köyünde çok güzel bir kız varmış. Bu kızı köyün bütün gençleri sever ve evlenmek isterlermiş. Adı Sarıkız olan bu güzel kızın babası ise bin bir zahmetle büyüttüğü kızını, talip olan gençlerin hiç birine vermezmiş. Bunun üzerine gençler Sarıkız'a iftira etmişler. Köylüler de Sarıkız'ın babasına giderek:

"Kızın kötü yola saptı. Ya kızını öldürürsün ya da buralardan çekip gidersin" demişler.

Düşünüp taşınan baba, kızını öldürmeye kıyamaz; ancak köylülerin yüzüne bakabilmek için Sarıkız'ı gözden uzak tutmak gerektiğini düşünür.

Kızını yanına alan baba, Kazdağı'nın zirvesine çıkar ve güttükleri kazlarla birlikte kızını bırakıp geri döner. "Kurt kuş yerse de gözüm görmesin, yaşarsa da herkesten gizli yaşasın" demiş.

Kazdağı'nda kalan Sarıkız ölmemiş ve kazlarını gütmeye devam etmiş. Hatta yolunu, izini kaybedenlere yardımcı olmuş. Bu durum kısa zamanda babasının kulağına gitmiş.

Kızının ölmediğini öğrenen baba, Kazdağı'na kızının yanına çıkmış. Dağda kaz çobanlığı yapan Sarıkız, babasını görünce sevinmiş, ona yemek ikram etmiş. Yemek sırasında babası kızından su istemiş. Sarıkız elini uzatarak kilometrelerce aşağıdaki Güre çayından su alarak babasına vermiş. Babası kızının ermiş olduğunu görünce pek sevinmiş.

Bir başka Sarıkız Efsanesi

Delikanlının biri güzeller güzeli bir kıza aşık olmuş. Kız, evlenme şartı olarak, delikanlıdan gücünü ispatlamasını istemiş. Bu şarta göre delikanlı sırtına yüklenen tuz çuvallarını taşımak zorundadır. Delikanlının sırtına tuz çuvalları yüklenmiş. Yamaçtan tırmanırken çuvallar dengesini kaybetmiş ve delikanlı yuvarlanarak göle düşmüş. Tuzlar ıslandıkça çuvallar ağırlaşmış ve delikanlıyı suyun derinliklerine çekmiş. Köy halkı bu acıya sebebiyet verdiği için kıza öfkelenmişler. Ona yumurtalar atmışlar. Sarı Kız adı da buradan kalmış.

Öfkeleri yatışmayan köylüler babasına giderek kızını şikayet etmişler ve onu yok etmesini istemişler. Babası yumurtalara bulanmış kızını alıp tepeye çıkmış. Kızını öldürmeden önce abdest alıp namaz kılmak isteyen baba kızından su bulmasını istemiş. Kız delikanlının boğulduğu gölün suyundan getirmiş. Su tuzlu olduğu için babası yeniden tatlı su bulup getirmesini istemiş. Bunun üzerine kız ayağını yere vurmuş, o anda yerden bir kaynak suyu fışkırmaya başlamış. Durumu gören babası kızının ermiş olduğunu anlamış ve onu öldürmekten vazgeçmiş. Kimsenin zararı dokunmasın diye de suyun etrafını taş duvarla çevirmiş


Kaz dağlarındaki bu kaynak günümüzde de bulunmaktadır. Su şifalı olarak kabul edilmektedir. Sarıkız'ın öldüğü ve bugün kabrinin bulunduğu yer Sarıkız Tepesi, babasının öldüğü yer Babatepe veya Kartaltepe olarak bilinmektedir.

Sarıkız'ın kabri bugün de yöre halkı tarafından ziyaret edilmektedir. Her yıl 14-16 Temmuz tarihleri arasında Akçay'da yapılan Zeytin Festivali'nde Sarıkız da temsil edilmektedir. Ayrıca Sarıkız'ın kabri başında herkesin dileğini yazabildiği büyük bir dilek defteri bulunmaktadır.
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.27.2009 - BalKayalar Efsanesi

Yöre: Hakkari

Çiyayê Govendê, Balkayalar ya da gerçek adıyla Jüliya Dağı'nın Efsanesi; Bulutların ve sisin dostu, gökyüzünün komşusu.

2006-01-25 22:07:59
Bahar hep vakitsiz gelir. Erken ağarır dorukları, ve toprak güneşe hep geç kavuşur. Yüreklerin umudu, umudun açısı, kıvılcımı gözlerin, gülümsemesi dudakların dün, bugün ve yarın.

Sessiz ve güzel, süslü rengarenk.

Ulaşılmaz, ama çok tanıdık. Namları yürümüş de yürümüş dağlarımız... ve her birinin onlarca masalı, söylencesi, efsanesi vardır. Savaş, kahramanlık ve yaşam üstüne. Ne tarih doğrular ne de akıp giden zaman untturur onları.

Bazen insanlaşır Cudi, Nuh olur, bazen Xecê û Siyamend Sipanlaşır.

Biz duymamış ya da öğrenmemiş olsak da her dağın kendi bağrında dönüp duran bu masal ve efsanelerinden biri de benim anlatacağım Juliya Dağı'nın Efsanesi'dir.

Juliya Dağı Şemdinli'nin Derecik Beldesi'nde Baklayalar ya da Çiyayê Govendê adıyla tanınır.

Dağın tepesi bir kral tacı gibi kayalarla çevrilidir. Uzaktan bakıldığında kol kol girmiş insanların oluşturduğu yuvarlak bir halayı andıran bu kayalardan dolayı Çiyayê Govendê (Halay dağı) adıyla anılır.

Yine, bal peteğini çağrıştıran bir başka görüntüsünden dolayı Bal kayalar ismi de yakıştırılır. Fakat, dağın bölge halkı arasında hala kullanılan gerçek ismi Juliya'dır.

Niçin Juliya ?

Juliya nedir ya da kimdir? Bu soruların cevaplarını içinde taşıyan efsane ilden dile, kulaktan kulağa günümüze kadar gelmiştir.

Eski tarihlerde Govend Dağı'nın gölgesinde, görkemli bir saray yükseliyordu. Sarayın sahibi mirin tüm işleri yolunda gidiyor, mir halkıyla beraber gamsız, sorunsuz bir hayat sürdürüyordu.

Mir, yılların yorgunluğuyla takatsız kalmış, yüzünde bu yorgunluğun izlerini taşıyordu. Fakat o mağrur ve muzafferdi, gerçekleşmesini istediği son bir arzusu kalmıştı, Oğlunun mürüvveti..!

Mirin tek oğlunun adı Mirg idi. Onun için oğlu bir yana dünya bir yanaydı.

Bir gün oğlunu yanına çağırttı ve ona:

-"Sevgili oğlum! biliyorsun sen benim canım ciğerimsin"dedi, durakladı, yanağını hafifçe okşadı, bir süre çevresini düşünceli gözlerle süzdü.

Konuşmasına devam etti:
-"Görüyorsun, artık yaşlandım. Unumu eledim kepeğimi döktüm, bu dünyadaki misafirliğim bir iki yıl daha ya sürer ya sürmez. Allah biliyor ebedi yolculuğa çıkmadan gerçekleşmesini istediğim tek bir arzum var.”der.

Bu konuşmalar karşısında Mirg şaşırdı, aceleci bir konuşmayla:
-"Allah uzun ömür versin baba. Canım ve ruhum senin yolunda feda olsun,
emrindeyim, her ne isteğin varsa eksiksiz yerine getiririm"dedi.

Hafif bir gülümseme Mir'in yüzünü aydınlattı, sevincini gizlemek istese de gözlerindeki pırıltı kaybolmadı. Tok ve yumuşak bir sesle:
-"Yaşın 20'ye yaklaştı. Sen artık yetişkin bir adamsın ve benim yerime geçmeye hazırsın. Fakat bundan önce senin düğününü yapmak, çocuklarını görmek istiyorum."dedi.

Mirg bu konuşmalar karşısında utandı, babasıyla göz göze gelmemek için başını eğdi. Bir süre sonra başını kaldırdığında babasının gözlerindeki ışıltıya takıldı gözleri.
-"Sen herkesten daha iyi bilir, daha iyi görürüsün, söylediklerini yerine getirmek için kayıtsız ve şartsızım"

Mir tahtından inip Mirg'i kucakladı. Göz pınarlarından akan iki damla yaş yüzünde dağılıp kuruyuncaya kadar onu bırakmadı. Mirg'i kollanırdan tutup konuşmaya başladı:
-"İhtiyar babanı, onurlandırdın, mutlu ettin, yüreğim, kafesine sığmıyor artık. Çok sabırsızım. Durma, ne kadar mir bey varsa hepsine git, gelinim olacak kızı bul. Haydı git, durma."

Mirg, babasının odasından karışık duygularla dışarı çıktı. İnce sarı bıyıklarını sıvazladı, bir anda büyüdüğünü. yüreğinin gümbürdediğini hissetti "Ben erkeğim, delikanlıyım, damat olacağım." diye geçirdi içinden.

Öte yandan babasının ihtiyarlamış olması onu üzüyor, sevincine gem vuruyordu. Yol hazırlıklarına başlarken, bir yandan da hala bunları

düşünüyordu.

Birkaç gün sonra mirin oğlu koynunda mirin fermanı, yanında birkaç süvariyle, babasının arzusunu yerine getirmek için yola koyuldu.

Dört nala sürdü atını.

Mirg yüksek dağları, derin vadileri, geniş ovaları aştı; tehlikeli uçurumlardan, coşkun nehirlerinden geçti. Uzak yakın tüm ülkelere misafir oldu, her ulaştığı yerde iyi karşılandı. Babasının dostları onun arzusunu yerine getirmek için her türlü yardımda bulundular. Fakat ne yazık ki, mirin oğlu gönlünün aradığını bulamadı.

Mirg üzgün, kırgın aylar ve yıllar boyu gezip durdu

Köy, kasaba, zoma ne kadar yer arsa altını üstüne getirdi, yine de şans yüzüne bir türlü gülmedi. Yüreği hiç bir kapıda konaklamadı.

Böylelikle iki yıl iki ay geçti, mirin oğlu çaresiz atını baba ocağına doğru sürdü.

Mirin oğlu vatanına yaklaştıkça yüreğindeki boşluk büyüyor, düşünceleri beynini kemiriyordu. Mirin tek oğluydu, bolluk ve hoşluk içinde büyümüş, her isteği elinin altına gelmişti. Yakışıklı, fidan boyluydu.

Oysa şimdi serin bir rüzgar bile yüzüne esmiyordu

Babasının "Yalnız ölüm dermansızdır" sözü aklına geliyordu; eskiden inandığı bu sözün şimdi yalan olduğunu düşünüyordu. Yüreğindeki mutsuzluk dermansız bir yaraya dönüşüyordu, her şey ne kadarda garipti.

Bu düşüncelerle vatanına doğru bir sıra dağı daha aştı, üç dört saatlik ya da fazlasıyla yarım günlük bir yolu kalmışken uzakta bir köy gördü, şaşırdı. Bu tanıdık yer aklını başına getirdi, çevresine bakınınca, fukaralık içinde birkaç ev gördü, bu köyden defalarca, ama hep dört nala geçtiğinden ne şirinliğini ne fukaralığını fark edememişti.

Evlerden birine yaklaştı, ömründe ilk defa bu kadar fakir bir ev görüyordu. Yırtık elbiseli çocuklar bağırıp çağırıyor, baharın renklere bezediği çayırda koşuşturuyorlardı.

Kamburu çıkmış bir ihtiyar, bastonuna dayanarak Mirg'e doğru yürüyüp eliyle selam verdi:

-"Hoş geldin mirin oğlu, iki gözüm üstüne buyur otur, bir ayran iç susuzluğun

geçsin."

Mirg atının yularını kendine doğru çekip durdurdu, ihtiyarın yanında atından indi, tokalaştılar. Evin önündeki dut ağacının altına oturdular. İhtiyarın komşuları da birer birer selam verip yanlarına oturdular. Kimse konuşmuyordu. Mirg köylülere durumlarını geçimlerini sordu; iki yıldır göremediği babasından bir şeyler öğrenmeye çalıştı.

Düşünceliydi, gözleri uzaklarda bir şeyler arıyordu

Bir sesle irkildi,

-"Buyur ayranını iç"

Mirg başını bu tatlı yumuşak, titrek sesin sahibine doğru çevirdi. Elinde ayran tepsisini tutan genç kızı görünce irkildi, yüreği titredi. Yorgunluktan ışığı sönmüş, gözleri ışıldadı.

Karşısında emsalsiz bir güzellik duruyordu.

Pürüzsüz ay parlaklığında bir yüzün ortasında elmasi gözler, insanın yüreğine oturan bakışlar, hafif aralık dudakların arasında parlayan mercani dişler, zülüfler, omuzların üzerinden göğüslerine inen örükler ...

-"Buyurun."

Bu utangaç ses Mirg'in tüm bedenin titretti. Kız ayran tepsisini biraz daha yaklaştırdığında, Mirg nergis kokusu hisseti,

-"Kimsin sen, adın nedir?"

Mirg'e bakmadan alçak bir sesle karşılık verdi kız:

-"Ben Juliya'yım."

Hızlı adımlarla uzaklaştı. Mirg kırımızı, eski bir fistan giymiş, ince belli Juliya'yı gözden kayboluncaya kadar inanamaz gözelerle izledi. Eğer bu bir rüya ise uyanmamalıydı. Bir süre sessiz oturdu. Ayranını içtikten sonra, köylülerden hatır alıp, atına bindi.

Juliya'yı arayan gözleri evin kapısında çakılı kaldı, atı yürüdü...

İki yılı aşkındır gülmeyi unutan mirin oğlu, şimdi kanatlanmış bulutlar üzerinde uçuyordu, keyiften dudakları birbirine değmiyor sürekli gülüyordu.

Kendi kendine "Bu ne iştir tüm dünyada arayıp bulamadığım gönlümün sultanı gözlerinin önündeymiş. Ah Juliya ah! keşke seni daha erken tanısaydım"

Kuşkusuz mirin oğlu ilk görüşte Juliya'ya aşık olmuştu. Fakat iyi bildiği bir şey daha da vardı; Fakirlerin kızı mirlerin dengi olamazdı.

Ya aşk sınır tanır mıydı?

Hayır, Mir kendinden emindi, babasını da tanıyordu. Onu ikna edeceğinden emindi, atını kamçıladı.

Juliya ile Mirg'in yavaş yavaş örülüyordu. Mir oğlunun dönüşünden çok mutlu olmuştu. Mirg ona Juliya'dan bahsedince biraz kırılmış; ama oğlunun arzusunun karşısında durmanın faydasız olduğunu çabuk anlamıştı.

Bir kaç gün sonra Juliya'yı istemek için yollara düşecekti.

Juliya'nın Mir gelini olacağı kısa zamanda her tarafa yayıldı. Bir çok kişi bunun gerçekleşeceğine inanmıyordu; şaşıranlar kadar, sevinenler Julya'yı kıskananlarda vardı. Mir kendi için bir eş yada oğlu için bir gelin istediğinde kendi kendine işleyen, sıradanlaşan gelenekler vardı; Ne kızın ailesi ihtiraz edebilir nede kızın arzusu sorulurdu.

Mir güçlüydü ve onun karşısında duracak kimsede yoktu.

Mirin sarayında sevinç eğlenceye dönüşmüş, İhtiyarın evi sessizliğe bürünmüştü. Olup bitenler Juliya'yı derin bir kaderin sonsuz kollarına itmiş, gözlerindeki yaşam sevincine kara bir gölge düşmüştü. Yüreğinin baş köşesine oturan acı onu hissiz biri yapmıştı.

Bir tarafta coşku, bir tarafta çaresizlikti.

Feleğin çarkı birilerinin arzusunu birilerinin başına bela etmişti. Mir, oğlunun yüreğindeki ferahlık Juliya'nın acı ve elemlerinin üzerinde yeşeriyordu. Güçlülerin zevk ü sefası, göçsüzlerin dert ve kaderiydi...

Juliya evlerinin aşağısındaki bir Bıttım (Kezkan) ağacının altında tek başına oturmuştu. Beti benzi kurumuş, gözlerinin altı morarmıştı, başına gri bir eşarp sarmış, kıvırcık saçları hafif esen rüzgarla yüzüne yapışıyordu.

Üzerindeki elbise kasvetli bir hava gibi nazik bedenini sarıp sarmalıyordu. özleri uzak ve yüksek dağlara çakılmış, dağın tepesinde ard arda dizili dört kayalığın (Çarçel) sisler arasındaki sülüetine dalıp gitmişti.

Bu dört kayalığın üstü her daim karla kaplı ve şu anki gibi sisler içinde olurdu; zaman zaman kısa yağmurlar görülür, kaybolurdu.

Juliya kocaman açılmış gözleriyle baktığı bu manzarayı aslında görmüyor, yüreğinde hissediyordu.

Tüm çocukluğu buralarda geçmişti. Beş kardeştiler. Dorso ve Çıro erkek kardeşleri; Sıbo ile Şeyda kız kardeşleriydi. O hepsinin büyüğü, güler yüzlü, akılı ve düşünceliydi. Eli her işe yatkındı; bu yüzden anne ve babasının göz bebeğiydi.

Coşkun ve deli Besya Çayı'nın kenarında çeşitli oyunlar oynuyorlardı. Bir gün ela gözlü küçük kardeşi Torso yuvarlanıp deli çayın azgın suları arasında kayboldu. Yüreğinden bir parçayı alıp götüren Besya Çayı'nı bu yüzden hiç sevmezdi.

Sularının sesi, makamsız bir türkü gibi kulaklarını tırmalardı.

O acı olaydan sonra diğer kardeşleriyle beraber suları, kendi yüreği gibi saf ve temiz olan Avaşin Çayı'na giderlerdi. Avaşin Çayı ile beraber Çarçelan Dağı'nın dört bir yanını dolanır, kardeşi Çıro ile beraber dağın eteklerinde nergis çiçekleri toplarlardı.

Çabuk büyüyordu; en hırçın atlara biniyor, sanki kanat takmış gibi atları adeta uçuyordu. Torso'nun acısını henüz yüreğinden söküp atamamış, ama o acıyla yaşamaya da alışmıştı.

Deli çayın homurtusu dışında her şey gönlüne göreydi. Süt kovasını koluna takıyor, Berivanlarla beraber koyunları sağmaya gidiyordu.

Berivanların en hızlısı en güzeliydi.

Evde ve ev dışında kimse ondan rahatsız olmazdı; kimse onun ağzından soğuk bir söz işitmemişti. Köydeki en zapt edilmez atlar onun elinde uysal kedilere dönüyor, en saldırgan köpekler onun ayaklarının dibinden ayrılmıyorlardı.

Herkesin ondan hoşnut olduğu güzel ve alımlı bir genç kızdı. Alçak gönüllülüğünün yanında, temiz yüreğinde kötülüğün yeri asla yoktu. Köyde iyilik yapmadığı hiçbir ihtiyar, genç, çocuk yoktu.

Bu yüzden onu meleklere benzetirlerdi.

Fakat bu gün kendisini derin ve dar bir kuyunun içinde görüyordu. Korku ve kaygılarla dolu kuyunun içinde görüyordu. Korku ve kaygılarla dolu kuyunun dibinde hissizleşmişti.

Bağırıyor, yaralı bir kuş gibi çırpınıyor, havar diliyordu.

Fakat havarına kimse gelmiyordu. Oturduğu yerden başını yukarı kaldırıp baktığında ağacın dalındaki ipi gördü. Elini

ipe uzatıp çekti. Toprağın üstüne düşen ip yüreğini soğuttu, yerinde donup kaldı.

-"Juliya Juliya...!"

Annesinin sesiyle irkildi. Boş gözlerle onu yanını varıncaya kadar izledi. Kızının durumu annesini halsizleştirmişti. Onun yanına oturdu, ellerini omuzlarına atıp parmaklarını örüklerinde gezdirdi.

Yürekten bir sesle:
-"Akşam oldu kızım. Hava soğuk, istersen eve gidelim."

Juliya annesinin elini tuttu, ovuşturup biraz sıktı. Annesi güçlü bir kadındı. Kızının durumu kimseyi onun kadar incitmemişti. Fakat onun da yüzüne çaresizliğini izleri gelip yerleşmişti. Juliya annesinin elini biraz daha sıkarak:

-"Anne, derdimin dermanı yok, yok"

Annenin yüzü kızardı; kuzusu, ciğeri yüreğinin tatlısı derin acıların girdabında savruluyordu. Allah'ım ....! yaralı kızından daha çaresiz kim olabilirdi ki?

Bunlar ne karanlık günlerdi böyle? Bu ne karmaşaydı.

Başlarında dönüp duran bu ne kadersizlikti....?
-"Sabret güzel kızım, yalnız ölümün çaresi yoktur. Derdi veren Allah, dermanını da verir."

Juliya annesinin yaşlı gözlerine baktı, ağlamaklıydı, boğazına düğümlenen hıçkırıkların titrettiği sesiyle.

-"Yürekteki acı insanı öldürmez ama ölümden beter yapar."

Anne kızını kucakladı. Biliyordu ki, kızı yaralıydı ve yarasını da tanıyordu. Konuşmak istedi, söyleyecek kelime bulamadı, yutkundu, gözyaşlarını içine akıttı. Hissiz bir taş olmayı istedi, ama bir annenin yüreği hissiz bir taş olur muydu.? Kızının koluna girdi, evin yoluna doğru yürüdüler.

Son gece Juliya tek başınaydı. Yarın düğün alayı gelecek, onu bir atın sırtında mirin konağına doğru götüreceklerdi. Yüreğindeki acıyla sırtını duvara dayamış, oturuyordu. Gece karanlık ve sessizdi, bütün ev halkı uyanık, tarifsiz acılar ve çaresizlik içinde suskundu.

Juliya sabaha kadar ağladı, kendi kendine ağıtlar yaktı, söylediği her söz evdekilerin yüreğinde yangınlar yakıyordu.

Juliya inliyordu:

"Ben Juliya'yım Juliya!
Derdim var dermansız, dünya ne amansız...
Gözlerim kan çanağı, ışıksız...
Ben Juliya'yım !
Garibanların Juliya'sı...
Nasıl olurum..! Mirlerin rüyası
istemem ben mir oğlunu
Havar..!Babam, kardeşlerim..."

Annesi, kardeşleri, babası derin bir çaresizlik içinde söylenen her sözün kalplerine bir mızrak gibi saplanmasına kayıtsız kalmak zorundaydılar. Juliya devam etti:

"Mirg kulak ver sesime!
Niçin böyle umursamazsın, yüreğim seninle değil,
Karalar çalma kaderime.
Tanrım Tanrım, reva mıdır bu baht bana!
Kalbim çürüyor, yana yana
Sen bari yüzün dön bana...!"

Juliya karanlık ve uzun gece boyunca devam eden yakarışları sabah ezanına kadar devam etti. Havarları her yeri kaplıyor, ama ses veren olmuyordu.

Mirin konağında coşkulu bir eğlence vardı, uzak yakın tüm akraba ve tanıdıklar toplanmıştı. Binler omuz omuza vermiş, büyük bir halay oluşturmuşlardı.

Üç adım ileri, üç adım geri; düz kır, omuz salla. Türküleri yüksek tepelere kadar ulaşıyor, yankılanıyordu.

Juliyay'yı almaya giden düğün alayındakiler mirin konağından yükselen bu türküleri ihtiyarın evine varan kadar duyabildiler.

Juliya babasının elini öptü, annesini, kardeşlerini kucakladı, sarıldılar, kimse kimsenin gözlerine bakamadı, tek kelime konuşmadılar, yüzü örtülünce Juliya'nın, sessiz gözyaşları bir pınar gibi akmaya başladı.

Onu bir ata bindirdiler, iki yanında iki kadın yürüdü. Gözleri son kez havar dilemek için dönüp baba evine bakmadı. Özenle hazırlanmış yumuşak eyerin üzerinde oturan ruhsuz bedeniydi, yaşadıklarının ağırlığı omuzlarına çökmüş, mahzun ve melüldü; perişan yalnız ve kimsesizdi.

Üç gün üç gece aç ve susuz sürekli ağlamaktan gözyaşları kurumuş, kan ağlıyordu.

Bu dünyada sırtını dayayacağı kimsesi kalmamıştı, bir dostu sırdaşı yoktu. Ellerini kenetledi, derinden bir ah çekti. Bir anda annesinin kendisin teselli eden sesi kulağında

çınladı: "Allah her derdin bir dermanını da verir." Annesinin kendisine söylediği bu sözler karanlıklara boğulmuş, yüreğinde bir kıvılcım gibi çaktı, bir tas soğuk su içmiş gibi ferahladı.

Atının yularını bıraktı; ellerini yukarı kaldırıp Havarını bir kez daha Allah'a ulaştırmak istedi:

"Allah'ım, artık sığınağım ve korunağım kalmadı, gücüm tükendi. Allah'ım, kurbanın olayım, ben gariban Juliya bu kadar acı ve kederin altından tek başıma nasıl kalkarım. Artık yeter!"

Juliya'nın havarı o kadar yürekten ve samimiydi ki, en katı yürekler bile etkilenirdi. Gözlerini kapadı, yakarışını bir kez ağıt olarak devam etti:

"Büyük Allah'ım, sendedir iyilik ve çare
Yollarım kapandı, kaldım biçare
Son ümidim sende,
Herkesi taş yap, yekpare."

Juliya, atının sırtında bu dileğini bitirdiği anda tüm yaşayanlar cansız taşlara dönüştüler. Mirin konağında omuz omuza vermiş binlerce insan gelin alayında hızlı adımlarla yürüyüp oynayanlar hep birden taş kesildiler.

Böylelikle efsane de bitmiş oldu.

Juliya Dağı, Çiyayê govendê, Mîrg ve Juliya'nın hikayesi, ard arda dizili düğün halayı, ard arda dizili bu taşlar...

Efsane ya da masal; doğrudur, değildir, bilmiyoruz tabi ki; ama durup düşündüğümüzde günümüze kadar dilden dile, kulaktan kulağa söylenerek gelen bu söylence dağa bir ayrıcalık bir kutsallık vermiştir.

Vesta Kültür ve Edebiyat dergisinden çeviri: Emin Sarı - Şemdinli
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.27.2009 - Karadır Kaşların Kara...

Karadır kaşların ferman yazdırır,
Bu aşk beni diyar diyar gezdirir,
Lokman Hekim gelse, yaram azdırır,
Yaramı sarmaya yar kendi gelsin.

Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün kahramanı MUSTAFA TUNA ile 14 ARALIK 2002 tarihinde SEYİTGAZİ 'deki evinde DSP Eskişehir Milletvekili NECATİ ALBAY ile birlikte yaptığım söyleşi...Mustafa TUNA ,astım hastası..Zor nefes alıyor,arada bir yanındaki astım ilacı aletinden nefes çekiyordu. Zaman zaman konuşurken zorlandı.

-Sayın Mustafa Tuna yıl 1944...Siz Seyitgazi'lisiniz, komşu kızına tutuluyorsunuz. Ama babanız evlenmenize karşı çıkıyor. Neden?

-Kızın babası Rum'dan dönme idi Babam 'Ben soyuma Rum kanı katmam' diye itiraz etti. Kanımıza karışmasın dedi. Belki de isabetliydi. Düşüncesi öyleydi. Ama gönül ferman dinlemediği için, biz kızı kaçırmak zorunda kaldık.

-Nasıl ve kiminle kaçırdınız?

-Arabacı Raşit vardı. Arkadaşımdı. Kız nişanlanınca, biz Raşit'in arabasıyla kaçırmaya karar verdik. Benim aracı kadınlarım vardı. Haber getirip götüren... Onlardan kızın ertesi gün çeşmeye geleceğini öğrendim. Bir yandan da kızın kına hazırlığı var. Bu iş bitiyor, biz bunu önleyelim dedik. Kızın eviyle, Kuruçeşme arasında dar bir sokak var. Arabayı sokağın başına çektik. Birgün önceden de atları nallatmışız. Herşey hazır. Kız testileri su doldurup, omuzuna almış. Sokak dar kaçacak-göçecek yer yok. Sabahın da körü... Saat 7-8 gibi. Kızı yakaladım. Duvara çarptım. Omuzundaki su testileri kırıldı. Kucaklayıp arabaya attım. Atları kırbaçladık. Yola koyulduk. Kalabalık bir gündü. Arabacı yolu şaşırdı. Planladığımız yola gitmedi. Eskişehir yoluna saptı. Zaten arabacı Raşit saralıydı. Nöbeti tuttu, titriyor. Kız bağırıyor. Bir elimle kızın ağzını kapatıyor, ötekiyle Raşit'i tutuyorum. Yuları kavrayıp, atların sırtına bineceğim ama, bu defa ötekiler arabadan düşecekler. Atlar başı boş koşuyorlar. Aniden bir de karşıdan kamyon çıktı. Eskişehir tarafından geliyor. Kamyonu gören atlar ürktü, anayoldan çıkıp, orman yoluna saptı araba.

-Ve ormanların gümbürtüsü başladı. Hangi ormandı bu?

-KIZILTEPE ORMANI diyoruz. Şu karşıdaki orman, Eskişehir yolunda. Atlar ormanın içine daldı. O arada millet de peşimize düşmüş... Jandarma süvarisi bir yandan çevirdi; kızın nişanlısının akrabaları öte yandan. Üstümüze geldiler. Nihayet arabayı çevirdiler. Teslim olmak zorunda kaldık.

-Alıp götürdüler sizi...

-Götürdüler, tevkif ettiler..27 gün yattım. Sorgu hakimi samimi bir arkadaşımdı. Ben o zamanlar Halkevi çalışmalarına katılıyorum. Oradan tanışıyoruz. Beni hapishane bahçesinde volta atarken görmüş, işaret etti bana. 'Hayrola n'apıyorsun orada?' diye sordu. Ben de ellerimi üstüste çaprazlayıp, tevkif edildim dedim. Gardiyanı gönderdi 'yaz, tahliyemi istiyorum de' dedi. Yazdım, imzaladım. 'Sen aşağı in. Şimdi seni bırakacaklar' dedi. Aşağı indim, beni tahliye ettiler. O zaman sorgu hakiminin yetkisi vardı. Ben tahliye oldum. Ama mahkeme devam ediyor. Dosya ağır cezaya, Eskişehir'e gönderildi. Duruşmaya çağırdılar. Mahkemeye gittim. İlk duruşmada beni tevkif ettiler.

-Suç kız kaçırma tabii ki ?

-Evet evet. 431'e 62 inci madde gereğince dava açıldı. Mahkeme devam ediyor. İkinci duruşmaya kardeşimle babam, RAZİYE'yi de getirdiler.

-Babanız araya girdi yani?

-Evet, babam araya giriyor, kızın ifade vermesini istiyor. Alıp mahkemeye kızı getiriyorlar. 'Ben gönlümle gittim. Beni kaçıran olmadı. Yaşım küçüktü,beni zorla evermek istediler, ben de Mustafa'ya rızamla kaçtım. Zorla filan götürülmedim.' Bunlar zapta geçti. Savcı itiraz etti: 'Kızın yaşı küçük, tanıklığı geçerli değil' dedi. Ben de 'Sayın yargıç, akit kişiyi reşit kılar. O zaman küçüktü ama, olay olmuş. Kişi reşit sayılır ' dedim. Beraatimi ve tahliyemi istedim. İçeri girdiler, bir saat kadar kaldılar. Sonra kararı açıkladılar. Bir seneye mahkum edildim. Yalnız bu arada bir şey anlatmam gerek KARAKULAK diye biri var Seyitgazi'de... Varsıl. Benim onunla bir meselem var. Ben ilk 27 gün yatıp çıktığımda, peşime adam takıyor...Beni vurdurtmak istiyor. Adamın birine yüz lira veriyor. O da benim arkadaşımdı. Gelip bana durumu anlattı. Biz o yüz lirayla,gidip güzel bir rakı içtik. Sonra Karakulak'ı yolda çevirip rezil ettim. Beni vurdurtmak için verdiği yüz lirayla içki içtiğimizi söyledim. Boynuma sarıldı, gönlümü aldı. Dayı yeğen olduk. Aramız iyileşti. Ama sonradan öğrendim ki, bir senelik tevkifatımda onun parmağı var. Benim ceza almam için mahkemeyi etkilemiş. Yıl 1944, tek parti dönemi...Bu tür şeyler kolay oluyordu. Velhasıl biz bir yıl yatacağız. Ben temyiz ettim, fakat savcının kızı da mahkeme kaleminde memur olarak çalışıyor. Kayıttan geçirdiğim dilekçeyi, temyize göndermiyor. Ama dilekçenin tarih ve numarası elimde var. Bana karar tebliğ ediliyor, bakıyorum temyiz isteğim yok...Yazmamışlar. İtiraz ettim. Elimdeki tarih-numarayı gösterdim. Zaten tahliyeme iki ay kalmış. Gardiyana on lira verdim, yeni yazdığım dilekçeyi bakanlığa gönderdim. Tahkikat açıldı, müfettiş geldi. Haklı çıktım ama, bir sene yattım.

-Siz bu arada olayı türküye mi döktünüz?

-Ben Seyitgazi'deki ilk yirmi yedi günlük hapisliğimde, sazla türküyü söylemeye başlamıştım. Hapishaneden, dışarıya taştı türkü... Bütün Eskişehir'in dilinde. Öyle meşhur oldu ki türkü, Eskişehir yıkılıyor. Hapishanede berber Gazi vardı, idamlık. Seyitgazi'den. O beni koruyor. Kimse bana dokunamıyor hapishanede. Tatarlar var. "Leylalar" diye bir türkü söylüyorlar. Cümbüşün bini, bir para. Bizim türkü de her tarafa yayıldı. Ben günümü tamamlayıp çıkacağım sırada, Hakkı Efendi, yani kızın babası haber gönderiyor, "tahliye olduğunda doğruca bizim eve gelsin görüşelim" diyor. Ama babam kabul etmiyor. Ben babamı karşıma alıp da onlara gitmedim.

-Yani görüşmediniz...

-Ben kızla görüşüyorum, ama babasına gitmedim. Hatta hiç unutmuyorum, aracılar vasıtasıyla kız bana bir çevre göndermişti. Baktım olmayacak, babam reddediyor, 1948'de terk-i diyar eyleyip, Ankara'ya gittim. Orada iş bulup çalıştım. İnşaatlarda çalıştım, taşeronluk yaptım.

-Eşiniz Hikmet Hanımla nasıl tanıştınız?

-Benim çalıştığım insanların akrabası idi. Her zaman görüyordum. Kısmetmiş, istettim evlendik.

-Şimdi şunu öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır Türküsü' bu anlattığınız yaşam öykünüzün yansıması mı? Yani size ait değil mi?

-Bestesi de güftesi de bana ait.

-Başka türkü yaktınız mı?

-Şiirlerim çok, ama başka türküm yok.

-Bu türkü çok tutuldu. Herkes kendinden bir parça buluyor bu türküde... Öğrenmek istiyorum 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır' ne demek sizce?

-Yani hatıra yazdırıyor demek.

-Kaşları kara mıydı?

- Karaydı, çok da güzeldi rahmetli canım ...(Burada Mustafa Tuna'nın gözleri doluyor... Ağlamaklı oluyor)

-'Bu aşk beni diyar diyar gezdirir'...

-Gezdirdi, uzun yıllar gurbette yaşadım. Yirmi iki yıl Seyitgazi'ye hiç gelmedim...

-'Lokman hekim gelse, yarem azdırır'...

-Çare yok yani...

-Çare yok 'Yaremi sarmaya yar kendi gelsin'

-Çok sözleri var türkünün ...Ama unutmuşum.

'Anası Ümmü de babası Hakkı,
Bizi ayırmaya var mıydı hakkı,
Kuruçeşme suyu çağlayıp akar,
Anası çıkmış da yollara bakar.'

-Anasının adı Ümmü, babasının adı da Hakkı mıydı?

-'Ormanların gümbürtüsü başıma vurur, Sevdiğimin hayali karşımda durur.' ne demek?

Atlar ormana girdi ya...Onu kastediyorum.

-'Kızıltepe ardıçları sallanır, Birgün evvel atlarımız nallanır'. Bir gün evvel Raşit atları nallatıp, arabayı hazırlamış yani...Öyle mi?

-Evet evet...Kızıltepe ormanı da Eskişehir yolu üzerindeki orman...

-Sonra Hikmet Hanımla evlendiniz. Siz mutlu oldunuz, karşı tarafın durumu n'oldu?

-O çok üzgün öldü canım...

-Yakında mı öldü?

-1989'ın 21 Temmuz'unda öldü. Şu şiirle andım ben..

'Açmış kollarını kara toprak,
Seni bağrına basmak için,
Niçin niçin niçin,
Çektiğin ızdıraplar için.'

(Sözün burasında Necati Albay, araya giriyor.)

-Mustafa Abi, senin türküde unuttuğun yeri ben hatırlatmak istiyorum.

'Dolana dolana geldim bacana,
Çay mı demletirsin Kadir kocana,
Danıştın da mı geldin Sultan Elif Hocana
Ölüm ver Allahım, ayrılık verme'

-Bunlar kim?

-(Necati Albay) Kadir evlendiği adam, Sultan Elif de , Demirci Guru Memed'in kardeşi, aracılık yapıyormuş.

-Benim yirmiyedi günlük hapisliğimde düğün yapıldı, evlendi. Altı ay, bir sene kocasıyla kaldı. Benim için ifade verdikten sonra, kocasının evine gitmedi, babasının evine döndü. İşte o zaman babası hapisten çıkınca doğru bize gelsin dedi. Resmen boşanmamışlardı; ayrıydılar. Babam da rıza göstermeyince ben buraları terkettim.

-Ne zaman terkettiniz; kaç yıl sonra döndünüz Seyitgazi'ye?

-1948 yılında terkettim; 1975 yılında döndüm. Çocukların çoğu gurbette doğdu.

-(Necati Albay) Babasıyla küsken arada bir 'Köylü Gazetesi' gönderirdi Seyitgazi'ye. Beni de aralarına alırlardı, babası Ahmet Amca bana okuturdu gazeteyi. Mustafa Abi'nin haberini öyle alırdık.

-Mustafa Bey, siz uygar bir insansınız, türkü yakanların duygusallığı fazladır. Hayatını o türküye bağlar, etkisinden kurtulamaz. Ama siz bunları aşmışsınız. Mutlu bir evlilik yapmışsınız. Meslek edinmişsiniz. Yetişkin çocuklarınız var. Yaşamda başarılısınız. Ama burada benim öğrenmek istediğim şey şu; kızı başkasına zoraki vermeleri, babanızın da itirazı mı sizi etkiledi? Olayın nedeni bu mu yani?

-Evet.

-Kız ile sonra hiç karşılaştınız mı?

-Kocası öldükten sonra bir iki karşılaştık. Ailesiyle sürekli görüşüyoruz. Tabii konu hassas olduğu için kimse üstüne gitmiyor.

-Mustafa Bey, peki bu türkü burada, Seyitgazi'de doğmuş, Zonguldak'a nasıl maledilmiş?

-Vallahi bilmiyorum ki...

-(Necati Albay) Ağabey benim hatırımda kalan şu; ben sana hatırlatayım da sen ne dersen de... Bu türküyü sen Zonguldak'ta çalışırken, hani orada bir yerde çalışmışsın ya!

-Bartın'da ...

-Hah!. Oralarda çalışırken, Zonguldak türküsü diye verdin. Buraya maledilmesin, aileler üzülmesin diye. Benim hatırladığım, 1975'te sen buraya döndüğünde seninle konuştuk. O zaman sen bana böyle anlattın.

-Bu hastalık bende unutkanlık yaptı. Birçok şeyi hatırlayamıyorum. Türkünün çok sözünü de unuttum. Hatıra defterim vardı. Onu da yaktım.

-Şimdi işi yerine oturtmak gerek. Bu türkü Seyitgazi'li iki gencin yaşadığı olay üstüne yakılmış. Olayın taze olması nedeniyle kimi ayrıntılar gizlenmiş. Ama artık olan olmuş, ölen ölmüş... Gerçek neyse ortaya çıksın. Türkü de doğduğu yere maledilsin.

-Elli altmış sene geçti aradan. Ben yazdığım şeyleri hatırlamıyorum

-Bartın'da ne iş yaptınız?

-Tapu Kadastro'da çalışıyordum. Geçici görevle gittim. 1950'li yıllar olsa gerek.

-Mustafa Bey, bu bir fikri ürün. Araba üretmek, tarlada bir şey yetiştirmek gibi... Fikir üretimi... Size ait olan bu ürünü başkaları sahiplenmiş. Hem de siz sebep olmuşsunuz. Allah gecinden versin size bir şey olsa, bina mal-mülk geçer gider. Ama bunlar kalıcıdır. Bunlarla anılırsınız.

-İşte bilmiyorum gayri... Benim adıma bir şey kaydettirmedim. Kimse üzülsün istemedim

(Necati Albay elindeki dizeleri okuyor.)

'Minareye çıkıp bize baktılar,
Arkamıza candarmayı taktılar,
Arabada sarılıp da yattılar,
Ölüm ver Allahım ,ayrılık verme.'

-Necati Bey daha iyi biliyor. Halka malolmuş. Ben unutuldum artık, halkın oldu türkü.

-Necati Bey, siz bir ay öncesine, yani 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar DSP Eskişehir Milletvekili idiniz. Benim de çok eski bir arkadaşımsınız. Bana da bu türküyü araştırmam için yardımcı oldunuz. Anlaşılıyor ki, 'Karadır Kaşların Ferman Yazdırır' türküsü, doğduğu yere mal edilmemiş. TRT kayıtlarında Zonguldak görünüyor. Oysa olay burada, Seyitgazi'de geçmiş. Sizin de çocukluk anılarınızda yeri var. Bana bu türkünün bu bölgeye ve Mustafa Bey'e ait olduğunu nasıl açıklayabilirsiniz?

-Şimdi Yaşar'cığım, Mustafa Abim, benim çok sevdiğim birlikte olduğum, beraber gün geçirdiğim bir kişi. Mustafa Abi yetişme çağında, Seyitgazi'yi terketti gitti. Nedeni bir kız kaçırma olayıdır. Mustafa Abi'nin babası ile de yakınlığım vardı. Zaman zaman bir araya geldiğimizde, 'Ah oğlum, benim bir oğlum var, şimdi buralarda değil' der iç geçirirdi.

-Bu olaya müdahalesinden ötürü üzüntü duyar mıydı?

-Duymaz mıydı? Ben gerçekten Mustafa Abi'yi çok merak ederdim. Onu tanımamıştım. Ama Ahmet Amca'nın anlatımından biliyordum. Nerede olduğunu bilmezdim. Ama zaman zaman ondan 'Köylü Gazetesi ' gelirdi. Kahvede oturan ihtiyarlara gazeteyi okurdum. Yani benim bu aileyle böyle bir yakınlığım vardı. Bu Köylü Gazetesi, Ahmet Amca ile oğlu arasında ve bizler arasında bir iletişim aracıydı. Sonra aradan yıllar geçti, sanıyorum 70'li yıllardı. Mustafa Abi emekli oldu. Seyitgazi'ye geldi. Tanıştık. Bu şimdi içinde bulunduğumuz evleri yaptırdı. Buraya yerleşti. Dostluk öyle başladı.

-Bu türkünün ona ait olduğu konusu...

-Bu türkünün ona ait olduğunu bilmeyen yoktur Seyitgazi'de... Türkünün sözlerinde geçen yerler de Seyitgazi'nin yer adlarıdır. Örneğin Kızıltepe, Eskişehir'den Seyitgazi'ye gelirken yol üstünde gördüğümüz tomruk yığılı tepenin adıdır. Ve de ardıçlar vardır. 'Ardıçlık' denir. Bu da geçiyor türküde. Kızıltepe'nin altında deve yolu vardır. 'Develerin gümbürtüsü' diye geçiyor. Eskiden deve kervanları bu yoldan geçerdi. Boyunlarında çanlar vardı. 'Develerin gümbürtüsü , başıma vurur' lafı da budur. Yani 'Derelerin gümbürtüsü' değil...'Develerin gümbürtüsü' dür o. Ve bu da Kızıltepe'nin yanından geçen deve yoludur. Kahramanları belli olan 'Karadır Kaşların' türküsü Seyitgazi'de yaratılmış bir türküdür. Ama Mustafa Abi bunu kimseye zarar vermemek için geçici olarak çalıştığı Zonguldak'a maletmiştir. Çünkü aileler rencide olsun istemiyordu. Kız evlenmişti. Çocukları vardı. Böylece türkü oradan halka maloldu. Her Seyitgazi'li bu türkünün olayını bilirdi. Vaktiyle bu türkü radyodan çalınırken, Seyitgazi'liler olaya duydukları saygıdan ötürü radyolarını kapatırlardı. Yani sözün kısası bu türkü sazıyla, sözüyle Seyitgazi'lidir. Mustafa Abi'nin yaşam öyküsüdür.

-Peki Mustafa Bey sizin eğitiminiz neydi?

-Burada Seyitgazi'de o zaman ortaokul yoktu. İlkokulu burada bitirdim, Kalecik'te ortaokul diploması aldım. Tapu Kadastro'ya girdim. Orada tekamül kurslarına devam ettim. Kademe kademe ilerleyip, tapu müdürlüğünden emekli oldum.1921 doğumluyum.

-Mustafa Bey sizi bu hasta halinizde epeyce yorduk. Çok teşekkür ederim. Ama önemli bir saptama yaptığımıza inanıyorum. Eğer izin verirseniz, türkünün kimliğinin değişmesi için gerekli girişimleri yapacağım. MESAM ve TRT'ye bu anlattıklarınızı aktaracağım. Türk Halk Müziğimizin önemli ürünlerinden biri olan Karadır Kaşların Ferman Yazdırır türküsünün'nün asıl kaynağına, yani SEYİTGAZİ'ye ve şahsınıza kaydedilmesi için çaba göstereceğim.

-Kimseye zarar gelsin istemiyorum. Hatta kızın adı hiç geçmese iyi olur. Gerisi size kalmış, n'aparsanız yapın


Kaynak:
Yaşar Özürküt
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

"İki şey sonsuzdur,insanoğlunun aptallığı ve kainat,ama ikincisinden o kadar emin değilim...",, Einstein

Son Yazılar

Elif'im
Cantane'm...
Gülüm'e
Bitanem'e. . .
Aşkım'a...

Bilgilerimiz

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Bağlantılarım

Forever Ottoman-Empire
Ottoman-Empire

Kategoriler

αѕι_тüяк on Facebook

Günlük Gazete Yazıları

Arkadaşlarımız

Blogcu Yardım