Hepimiz Bir Hayalin Yolcularıyız

...Her Son Bir Başlangıçsa... ....Bizim Yaşadığımız Ne!....

11.26.2009 - Gariplerin mektubu‏

Kategori: Hikayeler
Alemlere Rahmet olan Sevgili Efendimiz (sav)'in, biz dünya halkına hediye edilişini kutluyoruz...
Aslında yaşadığımız her yeni gün de bu aziz hediyenin sevinciyle, direnci ve sabrıyla kaplı.
Biz O'nu sevdikçe, hatırladıkça, tekrar ettikçe gurbetliğimizin sızısını bir nebze olsun erteliyoruz...
O'nu düşünmek bize hep güç veriyor.

Sadece güç vermek mi?
Resul sevgisi, aynı zamanda yaşama sevincinin de ta kendisi.
Biz O'nunla teselli ediyoruz kendimizi, biz O'nunla doğruluyoruz düştüğümüz yerden ve kırık parçalarımızı O'nunla tamamlıyoruz, bütün yenilgi ve zaaflarımızı O'nun sevgisinden umud ederek göğüslüyoruz...
Tıpkı Molla Cami'nin (Salaman ve Absal Mesnevisi) çöl ortasında aşk yemini eden Mecnun'unda olduğu gibi...

"Sahrada gezen birisi, Mecnun'u çölün ortasında yapayalnız oturmuş, parmaklarını kalem gibi kullanarak kumlar üzerinde bir şeyler yazarken gördü. Dedi ki: 'Ey deli aşık, bu ne hal, birisine mektup yazıyorsun galiba? Kime bu mektup? Sen istediğin kadar yaz, kasırga kılıcı kumlara yazılı bu mektubu derhal silecektir, boşa zahmet edersin.' Mecnun cevap verdi: 'Leyla'nın güzelliğini anlatıyor ve bu yazıyla kendimi teselli ediyorum. Evvela onun halini, durumunu, tasvir ediyor, arkasından da aşkımı ve vefamı bildiren bu mektubu yazıyorum. Elimde onun adından ve bu mektuptan başka hiçbir şey yok! Ama aşağılık nefsim sadece bu sevdadan dolayı yüksektir'..."

Mecnun'un bu çaresiz ve hatta imkânsız aşkına vefası, dünyanın en içli, en manidar örneğidir herkese gerçekten sevenlere bu manayı da anlayacak yalnız aşk ateşine düşenlerdir .. yoksa bilmeyen nasıl anlasın ki .Bu özlem Çölleri, denizleri, yazları, kışları, baharı ve kasırgaları da umursamadan göğüs gerilen bir özlem... bir adanış...

Sevgili Efendimiz (sav)'in sünnetine bağlı kalarak yaşayan ahir zaman yalnızlarını (belki de yıldız demek daha doğru) ve sadakatlerini Mecnun'a benzetiyorum biraz. Sünnet ehlinin, Sevgili Efendimiz'e dair asırlardır gerçekleştiregeldikleri o romantik tekrar da Mecnun'un Leyla'sına olan vefasını defaatle çöle yazdığı mektuplarla imzalamasına benzemiyor mu? "Bu mektuptan başka elimde hiçbir şey yoktur Sevgili'ye dair" diyor Mecnun... Sünnet ehli de Kur'an'dan ve Peygamber Hayatından başka elinde hiçbir şey olmayan demektir. Üstelik Mecnun'a göre daha imkânsız bir sevdanın peşindedir ahir zaman yalnızları (yıldızları mı desem?)... Zira yüzünü hiç görmeyip, sesini hiç duymadıkları bir Efendi'nin izini sürmektedir onlar hem de bu karanlık dibinde asrın...

Peygamber sevgisini bu yüzden hem meşakkatli, hem de heyecanlı bir yolculuğa işaret saymak haksızlık olmasa gerek. Ahir zamanın garip, mahzun ve mazlum tüm yolcularını bu kutlu seferde tebrik eder, sabır, vefa ve direnç temenni ederim...
Mecnun'un yukarıda dillendirdiği en dik yamaç: Elimde onun adından başka hiçbir şey yok, cümlesi... Sadece bir isim için, canını yağmalatan bir aşıktır o, canlar canını bulduktan sonra ne elem, ne keder zaten... Peygamber sevgisi de diğer bütün isimlerden ümit kesmeye denk veya diğer bütün isimleri bir tek Resul'ün isminde meczederek okumak gibidir ..bir aşktır .. Aslında apaçık bir feda eylemi aşk... Bütün doğularda, bütün batılarda ve bütün arşlarda ve diplerin en dibinde bile -çamura batmışken çamurdan doğrularak sevgiliyi anmak diyor Molla Cami- her uzay noktasından sonsuz sayıda geçen ışınlar gibi, sevdayı çoğaltmak, çoğaltmak ve bu ışımada yok olmak... Kendinden şüphelenmek, kendini sevmemek, kendi yüzünde Sevgili'yi görmeye yemin ederek kendini iptal etmek... İşte aşk bu: Orada hukuk ve özgürlük direnişleri yok, orada diplomasi ve siyaset yok, o kapının okulu, dersliği de yok, orada matematik işlemiyor, orada "1"den başka sayı da yok... Dilin sustuğu, dillerin bittiği yer orası...

Sünnetin asırlardır tekrarlanarak devam eden yapısını, aşık olmayanlar anlayamaz ve elbette bağnazca bulurlar, akıl sır erdiremezler niçin yemeğe besmeleden sonra tuzla başladığımızı, yollardan taşları niçin kenara kaldırdığımızı, kedileri ve hastaları neden çok sevdiğimizi, gümüş yüzük takıp, kokular süründüğümüzü, başımızı örterken niçin bu kadar sevindiğimizi ve ezanları her işittiğimizde içimizdeki saatlerin niye çıngırdadığını ve her selada ne için ağladığımızı ve neyi özlediğimizi kurbanlık koçlara her baktığımızda...

Sevgili Efendimiz, sizi çok özledik! Ve elimizde isminizden başka hiçbir şey yok, Rabbimiz isminize benzemeyi ve bu benzeyişle teselli bulmayı nasip etsin biz ahir zaman gariplerine...
 
 
Sibel Eraslan


yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

11.26.2009 - İşin Bitince Beni Severmisin Anne.

Kategori: Hikayeler
Uykusunun baldan tatlı olduğu sabahlarda, melek öpüşlerle uyandırılmaz olur. Anne bağırır:

"Çabuk ol servisi kaçıracaksın!"

Baba kükrer:

"Ne yatmasını biliyorsun, ne kalkmasını!"

Sabahları günesin doğusunu bilmez çocuk. Hiç aydınlanmadan kalkar içi. Taze bir sabah, bayat bir günün devamıdır çok zaman. Her sabah adına yuva denen, adına kreş denen o yere bırakılır. Başkalarının annesinde, kendi annesinin hasretini çeker günboyu. Sabahın köründe? benim annem ne zaman gelecek" diye gözyaşları eker solgun yüzüne dizi dizi. Akşam ne uzundur. Yuva nice gürültülü. Sevgilerini konuşurlar efkarlı saatlerde. Benim babam beni çok seviyor."

"Hayır, benim babam beni daha çok seviyor."

"Hadi ordan, beni hem babam hem annem daha çok seviyor."

Başkalarının babası kendi çocuklarını çok severse, sanki kendi babalarının sevgisi azalacakmış gibi kavga ederler. En çok sevilen olmaktır tutkuları. Her pazartesi ne kadar sevildiklerinin ispatını yapmaya koyulurlar.

"Benim babam beni hamburger yemeye götürdü."

"Biz hem hamburger yemeye gittik, hem de Luna parka gittik."

"N`apalım. Benim annem beni sinemaya götürdü. Arslan Kral filminde ağladık annemle birlikte."

"Kızlar ağlar zaten. Ağlamanın neresi eğlenceli?"

"Biz babamla maç ettiğimiz zaman çok eğleniyoruz."

"Benim babam benimle değil, arkadaşlarıyla maç etmeye gidiyor."

"Bak demek ki benim babam beni daha çok seviyor. Bi kere biz ikimiz,yani babamla ben, maç ediyoruz."

Pazartesileri hep böyle geçer. Herkes kendi babasının en sevgili baba olduğunu ispat etmeye çalışır. Öteki çocuklar yeni sevgi ispatlarını ortaya koydukça içini bir ürperti kaplar. Başkalarının babası çocuklarını daha çok mu seviyordur acaba? O reklam gelir aklına. Kahrolası reklam. Evinizi seviyorsunuz, arabanızı seviyorsunuz... Beni sevmiyor musunuz?" İnanmak üzeredir onu sevmediklerine. Arka koltuğa gazoz döktü diye ne çok bağırmıştı babası. Ama olsun, arkadaşlarına bunu anlatmazsa eğer, babasının arabasını kendisinden çok sevdiğini nereden bilecekler. Keşke her Pazartesi en sevilen evlat oyununu oynamak zorunda kalmasaydı. Bunun için Pazartesileri hep hasta numarası yapması. Uyanamaması. En sevilen çocuk olmak yarışması bilseniz ne kadar zor diyebilse bir gün, her şey ne kadar kolay olacak. Oyunu değiştirebilirdi. Bu oyunun mağlubu olduğunu arkadasları öğrenecek diye her Pazartesi karanlık bir kuyu olmazdı o zaman. Herkesin annesinin ve babasının ne kadar iyi anne baba olduğu, çünkü onlara ne çok pahalı oyuncak aldıklarının konuşuldukları bir sıra beni anneannem çok sever" diye bağırıverdi. Sustu arkadaşları. Söyleyebilecek bir şey bulamadılar bir an. Akın boynunu büküp “benim anneannem yok" dedi. Üzüldü o zaman. Ama geri dönemezdi. Benim anneannem beni çok sever. Masal anlatır bana. Yaramazlık yapınca `dayın da böyleydi` der gülerek."

Arkadaşları ne kadar dinliyor diye sustu birden. Kendisine doğru yönelmiş meraklı bakışları keyifle seyretti. Ağızları açık? Ee sonra?" diyorlardı. "Sever beni. Masal anlatır. Hiç susturmaz beni. Ben konuştukca güler. Hay çocuk der. Sen beni güldürdün. Allah da seni güldürsün" der.

Herkes bir masal büyüsü ile dinlerken onu, anneannesini öteki çocuklarla paylaştığını düşünüp susuverdi. Üsteledi arkadaşları. "Hadi anlatsana!" dediler. Top havuzuna doğru koşup "Herkesin anneannesi kendine" diye bagırdı.

Akın itiraz etti. Hiç olmazsa arkadaşının anneannesinde tatmadığı bir duyguyu tadacağını düşünürken ne diye oyunbozanlık yapıyordu. Kızdı. "Herkesin babasi kendisine` demiyordun ama!"
Duymazlığa geldi. Anneannesini hiç kimselerle yarıştırmak istemiyordu, işte o kadar. Akşam çabuk oldu. Bu oyunu kazanmıştı. Muzaffer bir komutan edasında dolaştı bütün gün. Artık annesine neden Pazartesileri yuvaya gitmek istemediğini anlatabilirdi. Yorganın altına saklanmazdı bundan böyle. Her Pazartesi anneannesinden bir demet yapıp götürürdü. Kapıdan içeri girer girmez neşeyle bağırdı: "Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu?"

"Görmüyor musun? Telefonla konuşuyorum."

Hiç kimsenin sevdigi şey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babası arabayı seviyordu. Herşey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu olduğunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmıyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapattı telefonu. Mutfaktan tencere kaşık sesleri geliyordu. Koşarak yanına gitti.

"Sana yardım edeyim mi?" dedi en sevimli halini takınarak. Annesi manalı manalı baktı.

"Hayırdır. Bir yaramazlık filan. Bak bir de seninle uğraşmayayım. Çok yorgunum zaten."

Yorgunluk nasıl bir şeydi. Bazen elinde oyuncağıyla uykuya daldığında anneannesi oyuncağı yavaşça elinden alır? Nasıl yorulmuş yavrucak. Uykunun gül kokulu kolları sarsın seni" diyerek alnına bir
öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eğer, ne diye annesi kendisiyle böyle kızgın kızgın konuşuyordu. "Anneciğim yorulduğun zaman gül kokulu uykulara dalarsın. Anneannem öyle söylüyor."

"Uykuya dalayım da gül kokuları kusur kalsın. Yorgunluktan ölüyorum."

Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun olduğumdan. Böyle yorgun yorgunken...

"Anneciğim sen yorulma diye..."

"Yemekte konuşuruz çocuğum. Bankada işler yetişmedi. Baban gelene kadar bunları bitirmem lazım. Hadi sen oyna biraz."

"Hani siz yoruluyorsunuz ya..."

"Eeee...."

"Ben de oynamaktan yoruluyorum."

"Ne yapayım?"

"Bilmem..."

Yapılmaması gerekenleri biliyordu da büyükler, yapılması gerekenleri hiç bilmiyorlardı. Işıklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye başladı. "Mum da yok" diye diye karıştırdı dolapları el yordamı. Çocuk sırtüstü yatıp, anneannesinin köyünü düşündü. Gaz lambasının ışığında deli tavşan masalını anlatışını. Deli tavşanın duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birleştirip işaret parmaklarını yukarı kaldırarak tavşan kafası yaptı. "bak deli tavşan" diyerek parmaklarını oynattı. Yoldan geçen arabaların farları duvardaki tavşana yol açtı. Tavşan alabildiğine hür dolaştı sağda solda. Otlarla kuşlarla konuştu. Sonra yorgun düştü. Duvardaki görüntü o minik avuçların açılmasıyla kayboldu. Kolu yavaşça kanepeden asağı sarktı. Neden sonra ışıklar geldi. Kadın çocuğun hiç konuşmadığını akıl etti birden. Kanepeye koştu. Küçücük dizlerini karnına doğru çekerek uykuya dalmıştı. Masanın üstündeki dosyalara baktı iğrenerek. Dindirilmez bir pişmanlık doldurdu içini. Uyandırmaktan korka korka küçük alnına bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücüğü bekliyormuşçasına "İşin bitince beni sever misin anne?" dedi. Kadın, sevilmek için randevu alan çocuğuna bakarak sabaha kadar ağladı.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.24.2009 - Ben Aşkı...

Kategori: Hikayeler
Körlüğümü Kör Eden Gece! Ne Düşerki Payıma Zifir Sessizliğinde?

 

Yâr yardı yüreğimi, ben; sen kanadım... Ne Leyla'ya Mecnun kalabildim senin varlığında, nede kendimi atabilecek bir kuyu bulabildim yokluğunda... Ben ne dağlar delecek kadar aşıktım, nede uğruna ölünecek kadar maşuk... Kalbimin çöllerini aşamasada Mecnun,gözlerimin kuytularında boğulsada aşk ve yalan kadar sadık olamasamda yalan hayata, ben; sen kadar zifir yazgımla bir sana sadık kalabildim bu hayatta birde ölüme... Züleyha'lığa Mecnun Firavunlar "gayri sadık" damgası vurup kendi hayatımın gözlerinden düşürürken beni; ben senin gözlerinde ne çok büyüdüğümün bilincinde değildim elbet... Ebedi aşksızlığa müebbet kararı vurulsada tek celsede boynuma,ben; kendi hükmümü kendim yazdım alnıma... Yusuf'un gözleriyle dirilmek adına, atıp kendimi kör kuyulara, müebbet suskunluğu urgan yaptım boynuma... Uzak kentlerin baykuş çığlıklarına gizledim sessizliğimi... Sen, karanlığını yakan zılgıtlarıma aldırış bile etmezken kör kuyularda körelen susuşlarım sadece kendi gözlerimde yankı buldu... Sen, seninle körelttiğim gözlerime martı leşleri sundun, günaydınları hiç olmayan sabahlarımı aydınlatmak adına... Üstelik yâr dedin ölü kuşlarını astığın yalancı sabahlara... Koynunda yediverenler yeşertmek adına beni martı leşlerine terkettin ve gittin... Ben yarsız kaldım... Yani yarasız... Yani sensiz...

 

Şimdilerde bana bıraktığın yalancı yarlara yalan yaralar kanatıyorum... Düş yiyen gözlerimi martı leşlerine çevirip: "Bak yar!" diyorum... "Bak yar!" Yıldız yıldız söktüm sen yazılı göğümün alfabesini... Kör sitemler batırdım adını aydınlatan tümcelerime... Gün yüzü görmeyen yüzüme yar yüzünü haram kıldım... Kendime açılan kapıları sensizliğe kapadım... Ve gözlerimin sensizliğe mühürlü kapılarını ceset kokulu yarınlarla açtım... Baykuşları barındırdığım gözlerim o kadar kördü ki; geceyi utandırdı siyahı... Şimdi... Şimdi gözlerim bana kalsın yâr bütün körlüğüyle...! Sen, gözlerimin bahçelerinde, baykuşları besle gözlerinle... Al... Sana gece getirdim ceplerimde... İhanet kadar karanlık... Ölüm kadar kusursuz... Süs diye tak gözlerine...

 

Bak! Yokluğunla büyüttüm ben bu zifiri yalnızlığı... Avuçlarımın arasında kalan senle geceyi kararttım... Gün doğumları hiç olmayan bir kentte, her akşam gün batımıyla tükenen zamanla avuttum yokluğunu... Hıçkırıklarını boğdum ölümün, karşı yakası hiç olmayan denizlerde... Yalnızca Azrail'i büyüttüm çocuksu düşlerimde... Sen bütün sağırlığınla duymazken beni; gözlerimde yankı bulan suskunluğumu Yusuf duydu sadece... Oysa ben ne Yusuf kadar aşktım, ne Züleyha kadar aşık... Yakup kadar kördüm sadece... Bu yüzden bir tek gece kaldı ömrü delik ceplerimde... Öyle bir gece ki; yıldızları adınla söndürüp, düşürdüm solgun günceme... Ayı gözlerinde boğdum... Ve gelen güneş Yusuf'unu armağan etti Yakub'a, senin gözlerinde... Ama sen; Yakub'u kör ettin Yusuf yüzlü gidişinle...

 

Gittin! Beli bükük bıraktın zamanı... Akrep ölümü vurdu... Yaktığın bu yangında İbrahim olamadım ben... Yanmayı seçtim yangına... Önce kalbimin mabedindeki yüzün kadar masum, yüzün kadar hüzün yüzlü putları kırdım... Bu cinayeti ben işledim... Bu cesetler benim... Boynuma urgan yaptım baltasını aşkın... Ben o büyük putu oynadım putlaşmış insanların dünyasında... İbrahimi cesetler biriktirdim kalbimin kuytularında... Ve gidişinle körelttim suçlarını zamanın... Adın damladı Kabil'in katil gözlerinden damlayan, pişmanlık yüklü kanla aşka... Habil kadar maktül,Kabil kadar katil olsamda ilk sahnesini hep kaçırdığım bu hayat tiyatrosunda ve yaşamımda kibritçi kız hikayesinin kahramanlığına terkedilip hayatın kaldırım köşesi ıssızlığında unutulsada ruhum, ve inadına ölümümde uyuyan güzel uykuları çok görülsede bana; ben Habil yüzlü masallar biriktirdim yokluğunda... Öyle ya... Ben aşkı Züleyha'ya bıraktım...
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.21.2009 - Bana Gözyaşı Borcun Var (!)

Kategori: Hikayeler

Adam genç kadına seslendi:
- Bana gözyaşı borcun var!

Genç kadın sordu:
- Nasıl öderim?

Adam gözlerini kırptı;
- Haydi gülümse!

Gülümsedi genç kadın. Adam, cebinden mendilini çıkarıp, borcunu sildi.
Ve mendilini özenle katlayıp, yine kalbinin üzerindeki iç cebine koydu.

Bir demet mor sümbül vardı kadının elinde.
İkisi de bahar kokuyordu...
Biri ilkbahar, diğeri güz.

Adam, seslendi yine;
- Bana mutluluk borcun var!

Genç kadın, biraz mahcup, biraz şaşkın sordu:
-Nasıl ödeyebilirim?

Heyecanlandı adam
- Haydi yat dizlerime!

Genç kadın bir kedi uysallığında, yattı dizlerine usulca.
Adam, şefkatle saçlarını taramaya başladı kadının.
Saçları, güneşe ve yağmurlara hasret hiç yaşanmamış baharlara benziyordu.
Çaresizliğini ördü sırasıra.
Sonra saçının her teline, mutluluğun çığlıklarını bağladı adam.
Yetmedi, gizli düğüm attı... Ağladı.
Hava kararmak üzereydi. Dışarıda yağmur yağıyordu delice.
Adam, sürekli borç defterlerini kurcalıyordu.

Genç kadının gözlerinin içine baktı;
- Bana yürek borcun var!

Borcunun farkındaydı sanki genç kadın, şaşırmadı.
- Bu borcumu nasıl ödeyebilirim?

Adam kollarını uzattı
- Haydi tut ellerimi!

Sümbül kokusu sinmiş ellerini uzattı genç kadın.
Elleri öyle sıcaktı ki, eriyiverdi bütün borcu avuçlarının içinde.
Genç kadın gitmek üzereydi.

Adam son kez seslendi;
- Bana can borcun var!

Kadın irkildi;
- Can mı?

Sigarasından derin bir nefes çekti adam;
- Evet... Can borcun var. Sensizlik öldürüyor beni!

Hoşuna gitti sözler kadının
- Peki bu borcumu nasıl tahsil etmeyi düşünüyorsun?

Adam, biraz daha yaklaştı;
- Yum gözlerini!

Hiç tereddüt etmeden yumdu gözlerini.
Adam da yumdu gözlerini, masumca bir öpücük kondurdu
kadının titreyen dudaklarına.

- Bu ne şimdi yaptığın? diyerek çattı kaslarını kadın...

Adam, pişmanlıkla, memnunluk arasında gidip geldi. Kekeledi;
- Hayat öpücüğüydü!

Kısa bir sessizliğin ardından bu kez kadın öptü adamı şehvetle...

Adam, şaşırdı;
- Ya senin bu yaptığın neydi?

Genç kadın kapıya yöneldi;
- Veda öpücüğü!

Kalan borçlarına karşılık, yürek dolusu çaresizlik
ve bir de mor sümbüllerini masanın üzerine rehin bırakıp gitti genç kadın.

Adam koştu peşinden sümbülleri geri verdi kadına.
- Ne olur iyi bak umut çiçeklerime, solmasınlar...

Genç kadın sümbülleri aldı:
- Merak etme, gün aşırı sularım çiçeklerini!

Adam sevindi:
- Güneşe, suya gerek yok. Gülümse yeter!

Kadın gözden kaybolurken haykırdı adam,
- Umutlarımı kefil yaptım. Unutma, bana aşk borçlusun!

Haykırışı yağmura karıştı.
Kadın, yağmuru hissetmeyen kalabalığa...

yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

8.21.2009 - Evlilik Fidanı

Kategori: Hikayeler
Yeni evli bir çift vardı.
Evliliklerinin daha ilk aylarında,
bu işin hiç de hayal ettikleri gibi
olmadığını anlayıvermişlerdi.

Aslında birbirlerini sevmiyor değillerdi.
Son zamanlarda o kadar sık olmasa da,
evlenmeden önce sık sık birbirlerini
çok sevdiklerine dair ne kadar da
dil dökmüşlerdi.

Ama şimdilerde, küçük bir söz,
ufak bir hadise aralarında orta çaplı
bir kavganın çıkasına yetiyordu.

Bir akşam oturup ilişkilerini
gözden geçirmeye karar verdiler.
Her ikisi de, boşanmayı
istememekle beraber, işlerin böyle
gitmeyeceğinin farkındaydılar.

Erkek, "Aklıma bir fikir geldi" dedi.
"Bahçeye bir ağaç dikelim ve eğer
bu ağaç üç ay içinde kurursa boşanalım.
Kurumaz da büyürse bunu bir daha
aklımızdan geçirmeyelim.
Bu süre içinde de
ayrı ayrı odalarda kalalım."

Bu ilginç fikir
hanımının da hoşuna gitti.
Ertesi gün gidip
bir meyve fidanı aldılar ve
birlikte bahçeye diktiler.
Aradan bir ay geçti.
Bir gece bahçede karşılaştılar.
Her ikisinin de elinde
içi su dolu birer bidon vardı.
yok YorumBi Yorum Atasın Be Ya!Bağlantı

<- Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

"İki şey sonsuzdur,insanoğlunun aptallığı ve kainat,ama ikincisinden o kadar emin değilim...",, Einstein

Son Yazılar

Elif'im
Cantane'm...
Gülüm'e
Bitanem'e. . .
Aşkım'a...

Bilgilerimiz

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv

Bağlantılarım

Forever Ottoman-Empire
Ottoman-Empire

Kategoriler

αѕι_тüяк on Facebook

Günlük Gazete Yazıları

Arkadaşlarımız

Blogcu Yardım